Uçsuz bucaksız kutup düzlüklerinde yaşayan bir kutup kurdu varmış. Güçlü ve çevik olduğu için kendini diğerlerinden üstün görürmüş. “Kutup kurtları yalnız avlanır,” diyerek sürüden uzak durmayı bir gurur meselesi hâline getirmiş. Diğer hayvanlara tepeden bakar, sürüyle birlikte hareket etmeyi zayıflık sayarmış.
Bir gün tek başına avlanırken karşısına iri bir misk öküzü çıkmış. Kurt, rüzgârı arkasına alıp sessizce yaklaşmış. Ancak misk öküzü sürüsünden uzak değildi. Kurt tam hamle yapacakken öküz aniden yön değiştirmiş ve kalın boynuzlarını savurarak karşılık vermiş. Kurt geri çekilmek zorunda kalmış. O an anlamış ki tek başına böyle büyük bir avı alt etmek kolay değilmiş.
Sonraki günlerde birkaç kutup tavşanını da elinden kaçırmış. Soğuk artmış, av azalınca dedikodular başlamış:
“Bazı kurtlar yalnız kalınca zayıflar,” diyorlarmış.
Bahsettikleri elbette oydu. Duyduklarına sinirleniyor ama belli etmiyormuş. “Ben kimseye muhtaç değilim,” diye düşünüyormuş. Fakat içten içe huzursuzmuş.
Bir gün uzakta bir kurt sürüsüne rastlamış. Sürü, misk öküzlerini çevreleyerek, sırayla yön değiştirip yorarak avlıyormuş.
Kurt dikkatle izlediğinde, kendi bildiği taktiklerin benzerini gördü; fakat sürü bunu birlikte ve uyum içinde yapıyordu.
Yanlarına yaklaşmak istedi. Ancak sürüdekiler ona mesafeli durmuş. Çünkü o, zamanında herkese kibirle davranmış, kimseye güven vermemişti.
Sürü yoluna devam etmiş. O ise tek başına kalmış.
Tam o sırada şiddetli bir kar fırtınası başlamış. Sürü, birbirine yakın durarak rüzgârdan korunmuş. O ise açıkta kalmış. Soğuk iliklerine işlemiş.
İşte o an gerçeği anlamış: Güç, yalnız kalmak değil; birlikte dayanabilmekmiş.
Sabah olduğunda sürünün izlerini takip etmiş. Uzakta hâlâ ilerliyorlarmış. Kurt başını eğmiş ve içinden şu söz geçmiş:
“Birlikte yürümeyi küçümseyen, en zor anda tek başına kalır.”
O günden sonra sürüye yeniden katılmak için sabırla güven kazanmaya çalışmış.
Kibir insanı yalnız bırakır; yalnız kalan ise en zor zamanda dayanaksız kalır.