O kış çetindi. Deniz buzları normalden erken kırılmış, kıyıya yaklaşan araştırma gemileri fırtına yüzünden geri dönmek zorunda kalmıştı. Kuduran rüzgâr denizi köpürtüyor, kar gökyüzünden aralıksız yağıyordu.
Kutup hayvanları bu sert kışta hayatta kalmaya çalışıyordu. Beyaz kürklü yırtıcılar, karın sağladığı kamuflaj sayesinde avlarını sessizce izliyordu. Bu diyarda her adım dikkat gerektirirdi.
Kutup tavşanı hafif ayakları üzerinde ilerliyor, zaman zaman aniden durup çevresini kokluyordu. Tundranın çalılık kesiminde küçük kar tümseklerine tırmanıyor, ardından hızla yoluna devam ediyordu. Gideceği kesin bir yer yoktu; tek bildiği şey, bu acımasız kışta güvenli bir sığınak bulması gerektiğiydi.
O çok şey yaşamıştı. Kaç yırtıcının pençesinden kurtulmuş, kaç fırtınayı atlatmıştı bilinmezdi. Ancak bu kış farklıydı. Av azalmış, kar daha da derinleşmişti.
Yalnızdı. Grubundan ayrılmıştı. Soğuk, yalnızlığını daha da ağırlaştırıyordu.
Tam o sırada zihninde eski bir anı canlandı. Bir zamanlar genç bir beyaz tilki, yuvasının yakınındaki bir kar çukuruna düşmüş ve inleyerek yardım beklemişti. Tavşan merakla yaklaşmış, korkarak onu izlemişti. Tam uzaklaşırken ayağı donmuş bir dala takılmış, dal kayarak çukura düşmüş ve beyaz tilkinin yüzünü yaralamıştı.
Beyaz tilki acıyla bağırmış ve dişlerini göstererek şöyle demişti:
“Bekle tavşancık… Seni en savunmasız anında yakalayacağım!”
İşte o an buydu. Bu kış onun en savunmasız zamanıydı. Yalnızdı. Grubundan uzaktaydı. Ne saklanacak sağlam bir oyuk ne de yanında bir dost vardı.
Rüzgâr uğuldadı.
Tavşan başını kaldırdı ve gerçeği anladı: Kutup’ta yalnızlık cesaret değil, tehlikeydi.
Yavaşça yönünü değiştirdi ve grubunun bulunduğu tarafa doğru ilerlemeye başladı. Karın içinde iz sürmek zordu ama grubunun kokusu hâlâ rüzgârda hissediliyordu.
Çünkü kutupta bir gerçek vardı:
Yalnız kalan daha hızlı koşabilir; ama birlikte olan daha uzun yaşar.